Yazar-Aktivist Mehmet Ercan, 24 TV Arafta Sorular'da sordu... "Telaşınıza düşeniniz var mı?"

Yayın Tarihi: 02 Kasım 2026 Pazartesi 12:57:00

Güncelleme Tarihi: 02 Kasım 2026 Pazartesi 12:59:00

24 TV Arafta Sorular programında Star Gazetesi Yazarı Esra Elönü'nün sorularını Yazar-Aktivist Mehmet Ercan "Bir olay yaşadım öfkeliydim bir arkadaşım “Neyin var” diye sordu, senin yapacağın bir şey yok dedim, cevaben; bir şey yapmasam da telaşına düşerim dedi. Telaşınıza düşeniniz var mı?" dedi.

HABER MERKEZİ

ABONE OL

Yazar-Aktivist Mehmet Ercan, 24 TV Arafta Sorular programında Star Gazetesi Yazarı Esra Elönü'nün sorularını yanıtladı.

"Bir olay yaşadım öfkeliydim bir arkadaşım "Neyin var" diye sordu, senin yapacağın bir şey yok dedim, cevaben; bir şey yapmasam da telaşına düşerim dedi. Telaşınıza düşeniniz var mı?

Bir şeye öfkelendiğim bir gündü zannediyorum. Arkadaşlarımdan biri de fark etti. "Neyin var?" dedi. "Bir şey yok," dedim. "Var," dedi. "Senin yapabileceğin bir şey yok," dedim. Hâlâ o konuya da öfkeliyim. Çok enteresan bir cümle kullandı. "Bir şey yapamazsam da telaşına düşerim," dedi.Bir şey yapabilmenin telaşı... Ne güzel. Ben bunu "Telaşınıza düşen var mı?" diye yazmıştım. Yani biz kendi hayatımıza bir bakalım. Gerçekten bir şey yapsın ya da yapamasın, bizim telaşımıza düşen kaç insan var etrafımızda? Bütün çıkarların ötesinde... Yani sizin için bir şey yapmaya çalışan insan sayısı.Ümitsiz olmak istemiyorum. Ne oldu? İnsan kendine uzak düştü. Şu oldu: İnsanlar, hayatlarındaki her şeyi, yani bir şeyi neticelendirebilmenin sebeplerini kendi ellerinde zannettiler. "Onu oraya koyarsam, bunu buraya koyarsam, bu burada durursa, bu şablonu tamamlarsam bu olur," zannettiler. Bütün sebepleri elinde tutma deliliği sardı insanları.Bazen yapılması gereken şey bırakmaktır. Yani bıraktığında çok enteresan bir şey olur. O korktuğun hiçbir şey olmaz. Olması gereken doğru gider zaten. Bu, insanın fıtratına ters bir şey.

Anadolu'da çok güzel bir söz vardır: "Nasip müyesser olandır," der. Yani nasip olan sana zaten kolaylaştırılır. Öyle gelir. Bu kadar zorladığın şeyle olmaz. "Nasip müyesser olandır" ifadesi bence burada tam yerine oturuyor.

O nedenle insanlar biraz... Herhâlde kendi adıma söyleyeyim, insanlara söylemek buradan hoş olmuyor da... İnanmayı ertelediğiniz zaman bu işler başınıza başka dert açıyor. İnanmak... O dua dediğin öyle bir şey zaten. Ama elinden geleni yap.

İmam-ı Azam'ın bir ifadesi var. İsimleri yanlış söylüyorsam beni düzeltsinler lütfen. "Ben Allah'tan bir şey istediğimde oluyorsa bir sevinirim, olmuyorsa iki. Benim isteğim kendi nefsimdendir. Benim için hayırlı mı, değil mi bilemem. Ama onun vermemesi kesinlikle merhametindendir."

Böyle baktığında Allah'ın bir şeyi nasip etmemesi diye bir şey yok. Etmemesi de nasiptir zaten.

Bunu temelden çıkardığımızda, bugün şikâyet ettiğimiz her ne varsa dışarı baktığımızda bununla karşılaşıyoruz. "Neden olmadı?" diyor. "Benim neden yok?" diyor. Sonra o delilik bizi şuraya sürüklüyor: Kazanmak yetmiyor ona, aynı zamanda senin kaybetmeni istiyor. Yani kazanıyor, yetmiyor. Sen kaybet istiyor orada.

"Her canlının bir annesi var. Ya annesini kaybetmiş birine denk geliyorum ya da anne ve evlat yan yanayken dinliyorlar. O bir gün gerçekleşecek olma ihtimali, bu duyguya gark olmalarına neden oluyor. Allah annelerimize uzun ömürler versin. Ne terlikleri eksik olsun ne de o terliklerin içindeki öpülesi ayakları annelerimizin."

Annemin Terlikleri... Aslında ben bunu 2018 yılında yazdım. Ama sonradan teknolojiyle biraz bunu bir albüm hâline de getirmiştik. 5-20'nin dışında bir albüm vardı, bunu bir single olarak çıkarmıştık. Teknolojiyle beraber çok yayınlanmaya başlayınca çok istenmeye başladı ve her söyleşiyi mutlaka bununla bitirdim. Her söyleşide de bunu kim için okuduğumu orada zaten anlamış bulundum.

En son Samsun'da bir teyzemiz geldi. "Ben de tam 16 yaşında kaybetmiştim. Yani sen muhtemelen bu şiiri benim için yazmış olabilirsin," dedi. "Öyledir teyzeciğim, senin için yazmışımdır," dedim.

O nedenle bu şiir, Allah benlikten korusun, yıllar yılı dinlenecek şiirlerden biridir bence. Çünkü her canlının bir annesi var.

Belki de her şey annemle beni birbirine bağlayan ya da sonradan birbirinden ayıran göbek bağıyla başladı. Aslında her şey orada bitti belki de. Güya annemden kesilip hayata bağlandım. O yüzden şimdilerde anlıyorum. Keşke tam tersi olsaydı. Yani hayattan kesilip anneme bağlansaydım. O zaman belki bu kadar acımazdı acımaya müsait hiçbir yanım.

Şimdi güya annem var ama aklım yok. Şimdi güya aklım var ama annem yok. Şuramda, göğsümün kafesine kendini çarpa çarpa öldürmeye çalışan bir şey var. Ama annem yok."Anneni kaybettik," dedi babam. Öyle soğuk, öyle donuk, öyle havada kalmışız gibi. "Anneni kaybettik," dedi babam. Sanki evimiz havaya uçmuş da boşlukta duran bir kapının önünde bir umudu boş boş bekliyormuşuz gibi.

Hastanenin o sevmediğim kokusuna annemin yokluğunu da alarak bir nefes çektim derinime. Hücrelerime sinmiş annemin nefesine değercesine. İçi annem kokan evimize açılmadı bir daha evimizin kapısı. Açılsa da annem kokmadı bir daha.

"Nasıl olur?" dedim kendi kendime. Benim yaşım daha 16. 16 yaş, birinin annesini kaybedeceği yaş olmamalı. Ne bileyim, belki 17, 18 ya da 40 olur ama 16 yaşında kaybetmemeli bir insan annesini. Ben şimdi nasıl bulayım kendimi? Anneler ölmemeli.

Bir daha hiçbir ekmeğin üstündeki salça, annemin sepetle saldığı lezzeti vermedi. Annem ölünce her şey adını, tadını ve anlamını yitirdi.Sonra yedisi çıktı annemin. Babam, son misafiri de uğurladıktan sonra karşımdaki koltuğa oturup belki de annemi ilk istemeye gittiği gün gibi mahcup, ellerinin parmaklarını birbirine kilitledi. Öyle oturdu kaldı.Bir ara kafasını kaldırıp bana baktı. Bu kez de ben başımı çevirdim. Yüzümde öksüzlüğü misafir ediyorken karısını kaybetmiş bir adamın acısını anlayabilecek yaşta değildim.Annem, babama "Eşim de eşim, o ne öyle karım?" diye çıkıştıkça babam o meşhur sözü söyler ve gülerdi: "Ben dağ gibiyim, sen de başındaki karım."Dağ gibi babam düze inmiş gibiydi karşımda.

16'ydı yaşım. Sabah okul vardı ama annem yoktu. Ve hiçbir eğitim sistemi annesizliği anlatmıyordu. Yarın âşık olası tutsa kalbim, kime anlatabilirim ki artık ben bunu? Babama? Asla. Anneme? Olsa...

"Baba," dedim kısık bir sesle. Oysa "Efendim," dese devamını getirebileceğim bir cümlem yoktu.

Ütüsüzdü babamın üstündeki gömlek. Anlamıştım, artık hayatımızdaki hiçbir şey bir daha istediğimiz kadar doğru düzgün gitmeyecekti.

"Efendim," dedi babam yüzüme bakmadan.

"Annem öldü baba," dedim. "Annem öldü."

Sesimin tellerinden bir anda yüz tane kuş uçmuş gibi, sesim titreyerek...

Derin bir nefes aldıktan sonra kollarını açıp "Gel buraya," dedi babam. Beni yanına çağırmasıyla neredeyse annemin dahi geri geleceğine inanarak koştum babama.

Başımı ütüsüz gömleğinin göğüs kısmına yaslamak değil, resmen acısını bastırıyormuşçasına dayayıp böğüre böğüre ağladım.

Kendisinden hiç duymadığım bir ses tonuyla "Tamam evladım, tamam, tamam," demekten başka bir şey diyemedi babam.

Neyin tamam olduğunu bilmiyordum ama neyin eksik kaldığını çok iyi anlamıştım. Annem ölmüştü.

Sabah gözümü açtığımda annemin yokluğunu, beynimde bir dinamit patlarcasına hatırlamam uzun sürmedi.

Mutfak kapısından kahvaltımızı hazırlamaya çalışan babamı izledim biraz. Masada bir tabak ve mutfakta bir anne eksikti. Banyoda çamaşır suyu kokusu, bir diş fırçası ve bir anne eksikti. Salondaki çiçeklerde su, tül perdenin altında güneşlik, televizyonda saçma bir program ve bir anne eksikti.

Evimizin sokağa bakan camından babama "Hadi hayırlı işler," bana da "Hadi iyi dersler," diyen bir ses eksikti.

Sokakta hâlimi soran komşuların, kendime iyi bakmamı isteyen dilekleri vardı ama yolladıkları selamda biri eksikti.

Aradan kaç hafta geçti bilmiyorum. Bir akşam yine babamla karşılıklı oturmuş, boş boş televizyona bakıyorken gözüm koltuğun önünde biri diğerinin üstünde duran annemin terliklerine ilişti.

"Baba, şu terliği fırlatsana bana," dedim bir anda.

"Annen gibi tutturamam ki," dedi babam. Yarı tebessüm ama tastamam bir hüzünle.

O terliklere haftalarca dokunmadığımızı bilirim. Annem bırakmıştı onları öyle üst üste.

Kaybettiğim her şeyin yerini bilen annem vardı. Kendimi kaybettim ama artık annem yoktu.

Annemin tırnaklarımı kestiği yıllar... Başka da özlemim yok bu yalan, bu dolan, bu geçmez, bu bitmez, bu tükenmez dünyaya dair.

Dediği gibi şarkının, neyine güveneyim? De git yalan dünya, seni nasıl seveyim? Aşkımı çalan dünya, annemi çalan dünya, kimlere kimlere kalan dünya...

Annemin Terlikleri diye bir şey dedi.

Annem yaşıyor çok şükür. Anne denilen varlığın varlığı dahi, sadece annenin varlığı Allah'ın kudretine delalettir. Yani anne varsa o zaman Allahuteâlâ var. Ancak Allahuteâlâ böyle bir varlık yaratabilirdi diye.O nedenle belki psikolojik baba yoksunluğunu ben anneye çevirmiş olabilirim. Belki yani. Ya da ihtiyacı olan vardır, bu yüzden yazdırılmıştır.Her canlının bir annesi var. Ya annesini kaybetmiş birine denk geliyorum ya da anne ve kız, anne ve evlat, anne ve erkek çocuk yan yanayken dinliyorlar. O bir gün gerçekleşecek olma ihtimali, bu duyguya gark olmalarına neden oluyor.Allah annelerimize uzun ömürler versin.Çocukluğunda "Seni ayağımın altına alırım," cümlesini duymamış her çocuk eksik çocukluk yaşamıştır. Anne böyle diyerek gerçekten bizi fiziken çiğnemekten bahsetmez. Cennetin kestirme yoludur orası.

Annelerin o terlik atma hikâyesi... Başka odada bile olsam o seni bulur yani. Sadece annelere has bir şey.Ne terlikleri eksik olsun ne de o terliklerin içindeki öpülesi ayakları annelerimizin.