• Bist 100
    100237
  • Dolar
    5,7477
  • Euro
    6,3537
  • Altın
    279,0310
İstanbul
17 / 26
0530 708 54 54
0530 708 54 54
20 Ağustos 2019 Salı 11:55:28 | Son Güncelleme: 20 Ağustos 2019 Salı 15:12:58

Sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy: Dünyadaki hiçbir yer Anadolu kadar zengin bir köprü olamaz

Anadolu bölgesinin dünya mirası konusunda en önemli yer olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nurhan Atasoy “Dünyadaki hiçbir yer Anadolu kadar zengin bir köprü olamaz. Bunu yalnız arkeolojik kazılarda görmüyoruz. Orta Asya’dan, Çin’e gelen, Çin’den Orta Asya’ya göçlerle gelen bitkiler var. Buradan da Avrupa’ya atlayarak gidiyorlar, hangi konuya inerseniz inin, Anadolu inanılmaz bir köprü olduğunu ortaya koyuyor.” ifadelerini kullandı.

Türk-İslam sanatından Göbeklitepe’de bulunan 12 bin yıllık dikili taşların üzerindeki sembollerin anlamlarına kadar pek çok konuya değinen Sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy (85) kendi yaşamı hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Türk-İslam sanatı dünyada hangi konumda? Göbeklitepe’den bulunan 12 bin yıllık dikili taşların üzerindeki sembollerin anlamları neler? Minyatürler sadece sanat eseri midir? Topkapı Sarayı’nın restorasyon sürecinde neler yaşandı? Sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy tüm merak edilenleri anlattı.

Aksam.com.tr’den Ezgi Aşık’ın sorularını yanıtlayan sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy, Anadolu bölgesinin dünya mirası konusunda en önemli yer olduğunu vurguladı. Atasoy, “Dünyadaki hiçbir yer Anadolu kadar zengin bir köprü olamaz. Bunu yalnız arkeolojik kazılarda görmüyoruz. Orta Asya’dan, Çin’e gelen, Çin’den Orta Asya’ya göçlerle gelen bitkiler var. Buradan da Avrupa’ya atlayarak gidiyorlar, hangi konuya inerseniz inin, Anadolu inanılmaz bir köprü olduğunu ortaya koyuyor.” ifadelerini kullandı.

Türk-İslam sanatının her alanında araştırmalar yaptınız. Ayrıca Osmanlı sanatı üzerinde de önemli araştırmalarınız var. Sanat tarihçisi olma süreciniz nasıl oldu?

Eğitimime ilk önce İslam sanatından başladım, daha sonra Osmanlı sanatına yoğunlaştım. Çok yerlerde gezdim, bunu o zamanlar vakit kaybı olarak görüyordum fakat hiç vakit kaybı değildi. Çok gezmek benim ufkumun genişlemesine yardımcı oldu. Osmanlı sanatını çok seviyorum bu yüzden iyi bir seçim yaptım sanıyorum. Yolum beni Osmanlı’nın derinliklerine götürdü. Yaptığım en önemli çalışmalarından biri minyatürler üzerindeydi.

“III. MURAT DÜNYAYA OSMANLI’NIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ GÖSTERMEK İSTEDİ”

Doktora tezimde III. Murat döneminde yapılan Surname-i Hümayun’u çalıştım.1582 yılında III. Murat Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü için bir şenlik düzenliyor. III. Murat hiç sefere çıkmamıştır ama bütün dünyaya Osmanlı’nın büyüklüğünü göstermek istemiştir. Sünnet düğünü 52 gün 52 gece süren bir şenlik haline geliyor, buraya İstanbul’un bütün esnafı katılmış. Bunlar çok önemli, bu eserde hemen hemen bütün büyük zanaat ve sanatçıların yaptıkları eserleri görüyoruz.

“MİNYATÜRDEN HAREKET ETTİĞİM DETAYLA KIRMIZI DİREKLERİ BULDUM”

İbrahim Paşa sarayı hakkında önemli çalışmalara imza attınız. Çalışmalarınıza dönüp baktığınızda unutamadığınız bir an var mı?

Doktora tezim Surname-i Hümayun’u çalışırken, şenlikler devamlı at meydanında yapıldığı için hemen onun arkasındaki İbrahim Paşa sarayı her minyatürde görülüyordu. Doktoramı sunduğumda hocalarımdan bir tanesi tezin “çok güzel fakat bir şeyi beğenmedim arkadaki binadan yeterince söz etmiyorsun bunu daha fazla çalışmanı beklerdim” dedi.

“MİNYATÜRLER GÖRSEL BİR BELGE, ONLARA BAKMAYI BULMAK LAZIM”

Hocama ithafen makale çalışmasına başladım, fakat bu makale çalışması yıllarca sürdü ve kitaba dönüştü. Benim çalışma yaptığım sırada bina restorasyona girdi, binanın orijinal durumu nasıldı diye… Benim çalışmam da Matrakçı Nasuh’un hipodromumu gösteren detaydı. Detayın İbrahim Paşa Sarayı olduğunu anladım, üzerinde çok durdum, aylarca baktım.

Matrakçı Nasuh’un Topkapı Sarayı’nı nasıl gösterdiğine bakınca, onun minyatür dilini ve nasıl gösterdiğini anladım. Detayda kırmızı direkler vardı, o direklerin birinci avluya açık avlu olduğunu anladım. Bunu restorasyon çalışmasına bildirdim. Düşünün bir minyatürden hareket ettiğim detayla, mimara “o duvarı aç ve kırmızı direkleri bulacaksın” dedim. O da duvarı açtı ve kırmızı direkleri buldu. Benim sevincimi tahmin edemezsiniz… Bu çok önemli bir detay oldu, demek ki minyatürler görsel belge, onlara nasıl bakmak gerektiğini bulmak lazım.

“DERİYE GERİLMİŞ KUBBENİN BULUNUŞUNDA BEN VARDIM”

Topkapı Sarayı’nın restorasyon süreçlerinde de yer aldınız. Hayatınızın 63 yılını Topkapı Sarayı’na verdiniz. Peki, restorasyon çalışmalarında sizi heyecanlandıran neler oldu?

Restorasyon çalışmalarında bir cariyenin “beni hırsız bildiler fakat beni yanlış değerlendiriyorlar, beni haksız yere yargılıyorlar” diye yazdığı şikâyetnameyi bulabiliyorsunuz. Yahut müdür yardımcısı geliyor diyor ki: İşçiler geldiler, şehzade koridorunda bir tavanı açmışlar, içeride bir ışıltı görmüşler gelin bir bakın.”

Koşa koşa gidiyorsunuz, o koşa koşa gidenlerin arasında ben de vardım. Bir baktık ki sonradan bir tavan yapılmış, onun içinde bir kubbe var, deriye gerilmiş bir kubbe, içinin yuvarlaklığını deriye gererek temin etmişler. Üstünü bütün nakış yapmışlar, bugün gidip gördüğünüz o kubbenin ilk bulunuşunda ben oradaydım.

 “DÜNYADA HİÇBİR YER ANADOLU KADAR ZENGİN BİR KÖPRÜ OLAMAZ”

Türk-İslam sanatı hakkında da önemli çalışmalar yapan bir profesör olarak, İslam dünyasındaki sanat hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Avrupa’da yerleşim ve sanat çok daha geriyken İslam bizim söylediğimiz coğrafyada yani Orta Doğu bölgesinde çok daha ileri, kültür ve sanat çok daha ileri. Dünyadaki hiçbir yer Anadolu kadar zengin bir köprü olamaz. Bunu yalnız arkeolojik kazılarda görmüyoruz. Orta Asya’dan, Çin’e gelen, Çin’den Orta Asya’ya göçlerle gelen bitkiler var. Buradan da Avrupa’ya atlayarak gidiyorlar, hangi konuya inerseniz inin, Anadolu inanılmaz bir köprü olduğunu ortaya koyuyor.

“MOTİFLERİ YAPABİLMELERİ İÇİN BELLİ BİR KÜLTÜR SEVİYESİ GEREKİYOR”

Söz Anadolu’ya gelmişken, Şanlıurfa’da bulunan Göbeklitepe’nin keşfi tarih hakkında bütün bildiklerimizi unutturdu. Sanat tarihçisi olarak 12 bin yıllık yapıda bulunan dikili taşları ve sembolleri nasıl okuyorsunuz?

Bu konuda arkeologlar bile çok fazla bir şey söyleyemiyor, hakikaten araştırılması gereken bir konu. Beni geçmişten en çok ne etkiledi derseniz; Yenikapı kazılarında İstanbullunun ayak izi etkiledi. O insanoğlunun birebir bıraktığı iz, yaptığı değil. Türkiye acaba içinde daha neleri saklıyor. Göbeklitepe’nin bulunduğu bölge en eski yerleşim bölgesi olarak biliniyordu, bunu arkeologlar söylüyordu. Ama Göbeklitepe birdenbire daha eski bir yerleşim yeri olarak çıkıverdi.

Göbeklitepe’de onları yaratabilmeleri için belli bir kültür seviyelerine gelmiş olmaları lazım. O kadar yontular, kabartmalar, figürler yapmışlar, mimari bir ortam yaratmışlar, bunlar küçümsenecek şeyler değil. Bütün bunları yaratabilmeleri demek, belli bir kültür seviyesine gelmiş olmaları demek, bunun daha da gerisi var. Onları yapamadıkları devir var, onlar yapabilme seviyelerine ulaşmışlar, bence bu yerleşim bu seviyeden onun daha dibine kadar gidiyor.

“OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN TEMELİ ÇOK SAĞLAM”

Minyatür, kumaş, çadır, resim, renkler üzerinde de önemli çalışmalarınız var. Mesela, Osmanlı’da kullanılan renkler konusunda yaptığımız araştırmalarda dikkatinizi çeken detaylar oldu mu?

16. yüzyılda Osmanlı’da ne gibi renkler kullanılırdı diye, renk isimlerini şöyle bir listeledim. Sonra dedim ki 17. yüzyılda renk isimleri değişiyor mu, moda değişiyor mu diye listeledim. Mesela eskiden fuşya diye bir renk yoktu, kahverengi bir renk ismi olarak hiç kullanılmadı. Kahve 16. yüzyılda gelmiş ama bir renk ismi olarak hiç kullanmamış, bunu çok enteresan buluyorum. Bizim kahverengi dediğimiz renge sincabı yahut fındıki diyor ya da sebze veyahut meyve ismine benzeterek söylüyorlardı. Kumaş fiyatlarına baktığımda kırmızı en pahalısı, ayakkabılara bakıyorum kırmızı pabuç en pahalısı, bütün boyaların içerisinde kırmızı renk en pahalısı.

Peki, Osmanlı’daki çadır kültürü konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Otağ-ı Hümayun çok dikkati çekmeyen bir konuydu, fakat içine girip çalışınca Osmanlı kültürünün temelinin ne kadar sağlam olduğunu gösteriyor. Orta Asya’dan gelen göçebe kültürü adeta saray kültürü haline gelmiş. Otağ-ı Hümayun, gezen saray halinde dış duvarları, hamamı, tuvaleti, içinde bölümleri ve odaları var. Odalar kendi içinde ayrılıyor, yatak odası oluyor. O kadar güzel detaylar var ki kitabı yazıp bitirdikten sonrada hala rastlıyorum.

 “KİMSEYİ DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞMAYIN”

Peki, Nurhan Atasoy olarak gençlere ne tavsiyede bulunabilirsiniz? Ve 85 yıllık hayatınıza dönüp baktığınızda kendinize ilke edindiğiniz bir söz var mı?

Kısa yollardan bazı şeyleri bilmeye gitmesinler, ben hakikatten çok emek veriyorum. Alnınızın terini çok akıttığınız zaman çokta güzel şeyler buluyorsunuz, yaptığınız iş çok daha güzelleşiyor, terinizi esirgemeyin.

Sevdiğim söz “Bu da Geçer Ya Hu” bunu Hayrullah Bey’den öğrenmiştim. Çok güzel bir hatla “Bu da Geçer Ya Hu” bunu çalışma masamın çekmesine koyarım, çok sıkıldığım zaman “Bu da Geçer Ya Hu” derim. Hakikatten insan sıkıntılarını çok güzel atlatıyor. Çok yanlışlar yapmışım ama yanlışların sebeplerini biliyorum. Aynı yanlışlarını yine yapardım. Bir de etrafınızdaki hiç kimseyi değiştirmeye çalışmayın, hiç kimse değişmiyor. Kendinizi üzmeyin, bir kere söyleyin alırlarsa alsınlar, almazlarsa almasınlar, almazlarsa zaten yüz kere söyleseniz de almazlar.



Kaynak: Aksam.com.tr

  • MAGAZİN
  • SPOR
  • YAŞAM
  • SANAT