Ben’ler! 

Ben, ben, ben! 

Benim, benim, benim! 

Benim anam, benim babam! 

Benim kardeşim, benim bacım! 

Bana, bana, bana! 

Ben, ben, ben! 

Toplumu kemiren, içten içe bitiren asıl mikrobun bu, ‘’Ben’’ olduğunu ne  zaman fark edeceğiz acaba? 

Bu ‘’Ben’’in bir özgüven duygusundan çıkıp artık vahşet halini aldığını fark  edebilecek miyiz? 

Benim olmadığım yer viran olsun, benim olmayan hiç kimsenin olmasın, ben varsam her şey var, ben yoksam hiçbir şey yok, anlayışının artık bir yaşayış tarzı olduğunun ve toplum hayatına ve dahi ülke ve dünya düzeninin akışına hâkim olduğunu iliklerimize kadar hissetmemize rağmen, bizzat bu duygunun hâkim olduğu gidişatın artık insanlık onurunu, insanın yaradılış gayesini ayaklar altına aldığı bir hayata mahkûm olduğumuzun farkında bile değiliz! Nasıl fark edemiyoruz, o da içler acısı bir hal! 

Öyle çok derin tahlil yapmaya ne gerek, sabah evden çıkıp da herhangi bir toplu taşım aracına binmeye çalıştığımız an,  hangi insanlık onuru ile bağdaşabilir? Yer kapma telaşı ile birbirimizi ezerek toplu taşım aracına binmeye çalışmak bir tarafa, arada sıkışıp kalmış annesinin eline  yapışmış çığlık atan bir çocuğun çığlığını duymamak, duyup kayıtsız kalmak hangi insanlığa sığar, Allah aşkına! Hadi toplu taşım aracına oturdun, oturduğun  yerin engelli insanlara ayrıldığının farkına varmamak, üstüne üstlük bir de yakınında koltuk değnekleriyle bir oraya bir buraya savrulan insanı fark etmeden hala utanmadan sıkılmadan elindeki cep telefonuyla yazışmanın neresi insanlıktır! Bir iskemleye oturmuş bir kedi bir insan geldiğinde kalkıp giderken, engellilere ayrılan yere oturup, koltuk değneğiyle kendisine çarpa çarpa ayakta durmaya çalışan insanı görmezden gelip elindeki cep telefonu ile yazışan canlı mı, insan(!) 

Buyurun bakın bakalım, son bir haftada trafik kazalarında kaç can verdik! Bu nasıl bir iştir ki yayalara yeşil yanıyor ve bizim toplu taşım aracı sayılan dolmuşlarımız insanların üzerine çıkıyor! Yayalar için yeşil ışık yanıyor tam karşıdan karşıya geçeceksiniz sarı renkte bir taksi ok gibi neredeyse ayağınızın üstünden geçiyor! 

Buradan, özelikle İstanbul, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlarımıza seslenmek istiyorum! Farkındalar mı bilmiyorum, eğer farkında değillerse, bu da bir suçtur! Bu iki şehrimizde, şehrin en bilinen bırakınız sokak, bırakınız semt daha ilçesini bilmeyen yahut da bilip de bilmezden gelen taksi şoförleri nasıl oluyor da sizlerden çalışma ruhsatı alabiliyorlar?  Sayın Kadir Topbaş ve Sayın Melih Gökçek Beyler bizzat sizlerin başkanlık yaptığınız belediye amblemleri ile toplu taşıma hizmeti yapan Özel Halk Otobüslerinin trafikte nasıl hareket ettiklerinin farkında mısınız? 

Fazla lafa ne hacet! 

Yanı başımızdaki eş, dost, arkadaşlarımıza bakalım yeter! Farkında mıyız, hiç ama hiçbiri kendisi için nelerin, ne pahasına yapıldığını hatırlayıp bir teşekkür etmediği, mahcubiyet hissetmediği gibi, en ufak bir şeyde ‘’Ama ben…’’ diye başlar söze! 

Ben, ben, ben! 

Benim, benim, benim! 

Benim anam, benim babam! 

Benim kardeşim, benim bacım! 

Bana, bana, bana! 

Ben, ben, ben! 

O ‘’Ben’’ in yanındaki “Diğerleri”  olmasa, ‘’Ben’’ in bir hiç olacağını bir bilse insanoğlu! 

Benim kardeşim, benim bacım, derken “Diğer”lerinin analarının, bacılarının, babalarının da insan olduğunu, onların da en az o ‘’Ben’’ kadar hakkı olduğunu, değerli o  lduğunu, bunun bir ‘’Kul hakkı’’ olduğunu hatırlayabilseler! 

Bırakın diğerlerini, bir kez de kendi ‘’Ben” i için bir an durup düşünse, bu dünyayı hiçe sayıp, diğerlerine zindan ettiği bu dünyada yediği ‘’Kul hakkı’’nın, zamanla bir ihtimal vicdanını nasıl kemireceğini ve ona ahireti nasıl zindan edeceğini bir bilebilse! 

 Bakınız Yüce Allah ne buyuruyor, “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.’’! (Tin Suresi 1-5 ayeti)