Bize sövdürmeyin bari!

Bugün ‘’İstanbul Başkent Olmalı’’ başlıklı yazıma devam edecektim, ancak bu meseleye gelinceye kadar bizim daha hala izzeti nefis mücadelemizin bitmediğini görünce vazgeçtim! 

Bu konuları bir daha asla yazmamayı düşünüyordum! Düşünmenin ötesinde yakın çevreme de, ‘’Bir daha bu konuları yazar veya konuşursam beni ikaz edin’’ demişimdir! Çünkü ne zaman yazdım, konuştum, bağırdımsa kötü oldum, kötü olmanın ötesinde kendi evimden kovuldum, ekmeğimden oldum! 

Gelmişim elli küsur yaşıma bu vakitten sonra da acımdan ölmem, ayrıca da rızkı veren Allah. Heyhat ki, benim yüzümden çocuklarımın, talebelerimin bedel ödediklerini görünce de kahroluyorum ve bu mesleği, bu işi bırakıp alıp başımı gitmenin de neredeyse arifesindeyim! 

Diyeceksiniz ki bir taltif, bir ayrıcalık mı bekliyorsun da şikâyet ediyorsun? 

İnandığım mukaddesatlar adına yemin ederim ki, hayatım boyunca bir ayrıcalık, bir taltif beklemedim! Hayatım, hiç olmazsa düşmana gösterilen adaletin bana ve benim gibilere de gösterilmesini bekleme mücadelesiyle geçti! 

Görüp işittiklerimden dolayı alıp başımı gitmenin arifesindeyim! 

Öncelikle, hassas dönemlerde (Gezi olayları ki 15 Temmuz başarısız işgal girişiminin ilk adımıdır) durumdan vazife çıkarıp, işi aşı bir kenara bırakıp, meydana atılıp kavgaya tutuştuklarımı, gün gelip devlet ve bizim mahallenin televizyon ekranlarında, Antalya, Adana film festivallerinde, belediye festivallerinde, resepsiyonların muteber masalarında görmenin izahını, eşime, çocuklarıma, talebelerime yapamıyorum! 

Yapamıyorum, yapamıyorum, yapamıyorum! 

Hadi başımı, başımızı öne eğdiniz, hadi önünüze gelen dizi kastlarından benim, benim gibilerin, çocuklarımın, çocuklarınızın, talebelerimin, talebelerinizin adını çizdiniz, karşı mahalleyi, bana, benim gibilere kahkahalarla güldürdünüz, beni ve benim gibilerin izzeti nefsini beş paralık ettiniz tamam, ancak bizim mahallede, evimizin içerisinde, cebimizden para verdiğiniz kişilerin gözümüzün içerisine baka baka bize küfür etmesine müsaade edilmesini hazmedemiyorum! 

Hazmedemiyorum, hazmedemiyorum, hazmedemiyorum! 

Bu nasıl oluyor ya hu? 

Bu ülkenin Cumhurbaşkanı Suriyeli kardeşlerimize yardım yolladığı, kucağını açtığı için, uluslararası mahkemelere jurnal ediliyor! Bir sahne şarkıcısı #SuriyelilerEvineDönsün kampanyasını başlatıyor! Cumhurbaşkanının partisinin belediye başkanı da,  cumhurbaşkanının evinin bulunduğu ilçede bu sahne şarkıcısını tonlarca para sayıp, ‘’Alan araştırmamızda halk          istedi’’ diyerek sahneye çıkarıyor! 

Antalya film festivalinde birileri çıkıyor sahneye, bu ülkenin en tepesinden en aşağısına hakaret, bize küfür ediyor, Belediye Başkanı, Kültür Bakanı protokolde oturup gıkını çıkarmıyor! 

Adana film festivalinde, dolgun kaşeler ödenip, sunucu yapılan kişinin, ödül alan bir yönetmene yaptığı çirkin ötesi muameleyi protokol alkışlıyor! 

Biri de çıkıp, ‘’Bre terbiyesiz, sen bunu yapamazsın!’’ demiyor arkadaş! 

Ben ve benim gibiler dediğimiz zaman da ‘’Bu Ahmet de……’’ deniyor, adımız da devletin ve bizim kanalın kanal koordinatörleri tarafından çiziliyor! 

Tamam adımızı çizin de hiç olmazsa kendi evimizde, kendi paralarımızla bize küfür ettirmeyin be arkadaş! 

Sayın Cumhurbaşkanımız yırtınıyor, ‘’Kültürde ve Eğitimde istediğimiz seviyede değiliz’’ diye! Bu durumda bırakınız bir merhale almayı izzeti nefsimiz ayaklar altına alınıyor ve izzeti nefis sahipleri de alıp başını gidiyor! 

Bakın, bundan tam 116 yıl önce bugün doğmuş (3 Ekim 1901) ve 43 yıl önce (5 Haziran 1974) ebediyete göçmüş merhum Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken ‘’Aşk Ahlakı’’ isimli kitabında ne diyor, ‘’Dostum bana diyor ki, neden bizde faziletli adam çıkmıyor? Halbuki bu insanların birçoğu doğruluğa, cesarete, hakka, ahlak eylemine değer veren ve fazilete inanan adamlardır. Bunlarda eksik olan cesaret midir? Vatan sevgisi midir? Çünkü fedayı nefsi bütün değerlerin üstünde bir değer gibi gösteren iman doğmamıştır. Herkes huzur içinde yaşarken, kendi huzurunu eliyle bırakmayı telkin eden fikir gelmemiştir…’’!