YAZARLAR

Buyurun Pazar Sinemasında ‘’Kaşıkçı’’ filmi!

Ortalık yine toz duman! “Türkiye dünyanın merkezi, İstanbul da Türkiye’nin merkezi, İstanbul’da her bir fert başına üç ajan düşer’’ demişti merhum Ömer Lütfü Mete! Bendeniz de gerek tecrübelerimden gerekse yirmi küsur yıldır yaşadığım İstanbul’daki tecrübelerimden sonra derim ki, Ömer ağabey oran verirken çok mütevazı davranmış! 

Hadi, en son yaşadığımız Suudi gazeteci Kaşıkçı hadisesine, Pazar Sineması seyreder gibi bakalım! 

Her aşaması milim milim çizilen bir yolculukla Kaşıkçı Türkiye’ye yollanıyor! Aynı anda da her bir aşaması, bakıldığında son derece cahilane, bırakınız bir devletin, sıradan kıt akıllı bir insanın bile yapamayacağı pespayelikle Suudi Arabistan’dan 13 kişilik bir ekip yola çıkıyor! Havaalanında, sokaklarda, elçilikte değme artistlere taş çıkarırcasına kameralara poz vere vere yapıyorlar ne yapıyorlarsa! Filmin akışı seyirciye, ‘’Dur salonu terk etme, filmin sonunu bekle’’ diyor adeta, çünkü, filmde basit gibi görünen, ‘’Bu kadarı da olmaz artık’’ dedirten noktaların, aslına bakarsanız çok da bilinçli ve hikâyeyi hedeflenen sona taşıyacak şekilde ustalıkla yazılmış olduğunu görmek mümkün! Senarist esas oğlanı bir tek hedefe yollamıyor, birçok hedefe yolluyor! 

Ne mi bu hedefler? 

Birincisi, elbette Suudi Arabistan ve yönetimi, ikincisi olayın vuku bulduğu yer Türkiye ve dolayısıyla da bugün Ortadoğu’da yaşanılanlarda beraber hareket eden Rusya, İran ve Türkiye ittifakı! Senarist senaryoyu yazarken, basitçe görünse de daha film başlarken olaya birçok tipi bulaştırıyor, dolayısıyla suça, suç ortakları intibaı verilecek ilişkiler kurmaya çalışıyor! Yani, film boyunca olaya bulaştırdığı tipler kendilerini savunmak zorunda kalacak, kendisi de kenardan seyredecek, gelişmelere göre tavır alacak, nihayetinde de kavgayı ayıran sulhu sağlayan olacak! 

Her şey planlandığı gibi gidiyor, Kaşıkçı ABD’den Türkiye’ye yollanıyor, Suudi Arabistan’dan bir ekip yola çıkıyor, elçilikte Kaşıkçı öldürülüyor, elçilikten çıkılıyor önce bir ormana sonrasında Yalova’ya gidiliyor, üstüne de afiyetle yemekler yeniyor ve ‘’hadi bana eyvallah’’ denerek jetlere, tarifeli uçakla gidiliyor! 

Peki istikamet nereye? 

Geldikleri istikamete mi? 

Hayır bir kısmı Birleşik Arap Emirlikleri’ne(!) 

Bu arada da Suudi Prens keten pereye geldiğini seziyor, ‘’Bakın ben size ne kadar sadığım’’ diyerek, PKK'ya 100 milyon dolar veriyor! 

Filmin tam da burasında Türkiye yaşananlar karşısında asabını bozan, kardeşlik hukukunu hiçe sayan Suudi Arabistan’a güzel bir zılgıt çekme fırsatını eline geçirmişken susuyor, en ufak bir hadisede homurdanan Rusya, ambargo tehdidinden canı burnuna gelmiş İran da susuyor! 

Yani, senaristin ve yönetmenin hiç de hesap etmediği, etmek istemediği bir manzara çıkıyor ortaya, çünkü seçilen oyunculardan biri var ki, rolünü yazılan senaryonun dışında kendi oyunculuğunu konuşturarak oynuyor ve filmin gidişatını eline alıyor!  

  Merhum Ömer Lütfü Mete’nin senaryosunu yazdığı, ‘’Deli Yürek’’ isimli dizide bendenizin canlandırdığı ‘’Sabri’’ rolü vardı, aslına bakarsanız bu rol Sayın Osman Sınav’ın bendenize, gönül alma babından verdiği bir roldü! Oysa Sabri, Sayın Bulut Aras’ın canlandırdığı, ‘’Kara Hamit’’ karakterinin adamlarından biriydi, lakin Sayın Bulut Aras firma ile anlaşmazlığa düşünce diziden ayrıldı ve Sabri Miroğlu’nun partneri oldu.

Yine, ‘’Ekmek Teknesi’’ dizisini hatırlayın, bu dizide bendenizin canlandırdığı, ‘’Celal’’ rolü iki bilemediniz, üç bölümlük bir roldü, sonrasında öyle bir hali geldi ki, ‘’Nusrettin Baba (Merhum Savaş Dinçel), Necibe (Sevgili Selin Dilmen’in) aşkı birden, ‘’Celal, Necibe’’ aşkına döndü! 

Yaşanan Kaşıkçı olayında da gelinen nokta da buna benzer bir durum! 

Türkiye, oyunculuğu ile filmin gidişatını eline aldı! 

Peki şimdi ne olacak? 

Sabri şımarmazsa oyunculuğuna oyunculuk katarak devam ederse, ‘’Ekmek Teknesi, Acı Hayat’’ dizileri gibi dizilerde de rol alıp, devamında yapımcı bile olup bir çok ilke imza atacaktır inşallah!