Demedi demeyin! 

Yanarım da şu hafızamızın 27 gün olduğu gerçeğinin her bir yaşadığımız olayda karşımıza çıkmasına yanarım! 

Her yaşadığımız acının yangınını unutup, şu hafızamızı 27 gün olarak sınırlayan çeviren duvarların önüne her gelişimizde, utanırım! 

Elin adamları yaşar, ne yaşadığını da anlar, hatasını sorgular, tetkik eder, hastalığı teşhis eder, erbapları reçeteyi yazar, uygulayıcıları bu reçeteyi muntazaman uygular ve ondan sonra da o hastalıktan, o hastalığın sebebi mikroplardan kendini korur! Bir başka ifadeyle bağışıklık sistemini güçlendirir! 

Bizimki de ne bünyeymiş kardeşim, bağışıklık sistemi diye bir şey kalmadı! Aynı mikrop neredeyse kanımıza karıştı DNA’mızı bozdu, ortaya bir ucube çıktı, bu ucubeyi bile kanıksar hale geldik! 

Buyurun, tam 20 yıl önce bugün merhum Necmettin Erbakan Hoca Başbakan olarak istifasını veriyor veriş o veriş, olan oluyor! 

Eğer o durumdan 9 yıl önce, yani 18 Haziran 1988’de merhum Özal’a sıkılan kurşunun aslında kimler tarafından sıktırıldığı, tetiğe basan elin ne enteresan el olduğu anlaşılıp idrak edilseydi, sebebi araştırılıp, teşhisi konulup, reçetesi yazılıp aradan geçen 9 yılda o reçete muntazaman uygulansaydı merhum Erbakan Hoca ve dahi bu ülke, bu ümmet, insanlık bugün, bu halde mi olurdu? 

Ne yapmıştı da hedef olmuştu o kurşunlara, hem de bir köylü çocuğu, fakirlikle, mağduriyetle, ötelemeyle ömrü geçmiş, türlü sıkıntıyla okuyup öğretmen olmuş Kartal Demirağ’ın eline sıkıştırılan silahla? 

Sadece bir sebebini söyleyeyim, başımıza bela olan hem Türk’e hem Kürt’e zül olan kardeş kavgasının bitmesini istemişti! Bugün apaçık anlıyoruz ki, bugün PYD’ye YPG’ye silah verenlerin musluğunu kapatmak istemişti! 

Peki ya merhum Erbakan Hoca ne sebeple istifa etmişti? Hem de TÜSİAD, medya, mafya elbirliği ile istifa etmek zorunda kalmıştı! 

İki tanesini söyleyeyim, TÜSİAD’ın faiz musluklarını fonları birleştirerek kesmiş, dünyaya da D8 demişti! 

Peki ya bugün? 

Birleri bu devletin peştamalını açıyor, edepsizce el aleme servis ediyor, ki bunun adı hainliktir! Biri kaçıyor dışarıda ihanetine devam ediyor, diğeri içine düştüğü ihanetin farkında olmasına rağmen nedamet getirip en azından bu milletten özür dilemek yerine bir taraftan utanmadan, sıkılmadan pişkin, yüzsüzce mağdur rolü oynuyor! Ne yapacaktı bu devlet ‘’Gel, Can Dündar senden özür diliyorum, gel Enis, sana madalya takacağım’’ mı diyecekti! 

Projenin devamında da, 2010 yılında ismi ‘’Gandhi’’ konulan, bu ülkenin kurucu partisi olduğu iddiasında olan bir partinin genel başkanı yollara çıkıyor ve yürüyor, yürümeye başlar başlamaz da TÜSİAD ilk destek açıklamasını yapıyor! Gandhi’nin kötü taklitçisinin ilk basın açıklaması da 15 Temmuz başarısız işgal girişimini yapan hainlerin mağduriyeti oluyor, elindeki ‘’Adalet’’ yazılı pankartla! 

Birileri de çıkıp ‘’Alooo, hangi adalet beyim? Hainin affının, eşkıyanın insafına bırakıldığı adalet mi?’’ diye sormuyor! 

Günde 5 kez, yürüyüşe canlı bağlantı yapan kanalların birinin muhabiri bile ‘’Sayın Gandhi bu kalabalığın arasında bir tane de 15 Temmuz şehidi yakını neden yok?”diye sormuyor! 

Ne diyeyim ki, elin adamı, 2010’da adamın adını koyup, büyütüp besleyip, yedirip içirip yola koyuyor! Biz daha üzerinden bir yıl geçmemiş, 4 bin yıllık Türk tarihinde bir benzerini göremeyeceğimiz ihanetin adını koyamıyoruz! 

Neymiş ‘’Başarısız Darbe Girişimi’’ (!) 

Hadi be! 

Sen böyle dersen birileri de çıkar, ‘’Bak Talat Aydemir de birincisinde affedildi, biz de affedelim‘’ der. Telefonumuza çıkmıyor, sözümüzü dinlemiyorsunuz, bari bu çakma Gandi’yi iyi koruyun da, solun tabiatında olan pis tezgahına gelmesin bu ülke, çünkü bu bir plan ve bu planın hedefi bu devlet ve devletin başı! 

Bir kişi de demedi, demeyin! Dedim, işte!

Ahmet Yenilmez Diğer Yazıları