YAZARLAR

Köksüzleşmek ölmektir, çürümektir!

Armutlar teker teker terk ediyorlardı dallarını, birer birer köklerinden ayrılıp düşüyorlardı toprağa, düşen her bir armut sanki benden gizler gibiydi kendisini, gizliyor muydu yoksa yüz yüze mi gelmek istemiyordu benimle, bilmiyorum! 

Zaman armutların dallarından düşme zamanıydı, lakin zamanın hâkim olduğu mekânda bir şeyler sanki eksikti, aykırıydı! 

Kırk, kırk beş yıl önce bu zamanlarda, bu mekanlarda sabah erkenden kalkar ineklerimizi otlatmaya geldiğim bu mekâna onlardan önce gelirdim ki, hayvanlar armutları yemeye çalışırken boğulmasınlar! Aralarından seçtiklerimi de toplar, babaannem Nezaket, bacısı Pakize ve onların ahretliği (arkadaş, kardeşten de öte) Zekiye teyze bir fındık ocağının (fındık dallarının kümeleşmiş hali) dibine oturur onları soyar beraberce yerdik! Daha ilkokula yeni giden bir çocukken o yaşlarda babaannem Nezaket, Pakize teyze ve onların ahretliği Zekiye teyzeden, ‘’Sarıkamış, Ermeni mezalimi, seferberlik, süpürgelik tohumundan ekmek yapmak, ağaç yaprakları yemek’’ gibi konuları dinlemiş, öğrenmiştim! 

Hatta bedelli askerliği bile... 

Babaannemin ve Pakize  teyzemin babası yani büyük dedem Şükrü ve kardeşi Kâmil bedel ödemesine rağmen Sarıkamış harbinde askere alınmışlar! Büyük dedemi askerde koltuk altlarından, vücudunun bilumum yerlerinden bit, pire sarmış da dedemin bu durum çok zoruna gitmiş de, ‘’Beni, koskoca Şükrü ağayı nasıl bit pire sarar’’ diyerek, kafasını duvarlara vurarak ölmüş, Erzincan Askeri Hastanesinde! 

Zekiye teyzenin kocası Adem dayının babası Ahmet de, Sarıkamış’ta şehit düşenlerden! Meselenin aslı şu ki, bit, pire koltuk altlarında toplanıp insanı tifo gibi ateşli hastalıklara koyar, insan da o ateşin tesiriyle bu gibi haller yaşar! Şükrü dedenin ardında biri 7, biri 3 biri de de 2 yaşında üç kız çocuğu kalmış kala kala! Bütün bunları, babaannem Nezaket, bacısı Pakize ve Zekiye teyze köyümüzün gazisi Ramadan (Ramazan) amcadan öğrenmişler! 

Ramadan amca dini ve milli bayramlarda, bayramlaşma halkasının en başında dururdu o günkü askeri elbisesiyle, bayramlaşma bittiğinde de bize Sarıkamış’ı, Millî Mücadele’yi anlatırdı, açlıktan ölmemek için at pisliklerinden arpa taneleri ayıklayıp yediklerini anlatırdı! Köpeğim Kıtmir ve Akbaş’la, ilk yüzmeyi öğrendiğim gölün kenarından yürümeye başladık, çocukluğumda yani babaannem Nezaket, bacısı Pakize ve Zekiye teyzemli yıllarda orman, şimdilerde fındık bahçesi olan yerden babaannemin ilk gelin geldiği evin yıkıntılarında durdum, baktım hemen önündeki taflan ağacı ve az ötesinde benim aynı zamanda kamyonum olan incir ağacı kurumuş! 

Biraz aşağısındaki yaykın ağacı (kızıl ağaç) dalından da zıpçık, kaval yapardık amcaoğlu Yener’le, pek notalı şeyler çalamasak da hoşumuza giderdi! Yaykın ağacını bir kara üzüm asması sarmış, bu üzümler de öyle güzel kokar ki, sormayın! 

O da ne? 

Fındık dalında elma! 

Evet evet, hemen yanı başındaki elma ağacından bir elma, daha olmadan, vakti zamanı gelmeden kopup fındık ağacında kalmış, haliyle de o güzelim elma çürümüştü. Vaktinden önce, olmadan dalını terk edip kökünden uzaklaşmış çürük elmayı elinize bile almaya imtina ederdiniz! 

Armut da dalından kopup kendi dibine düşmüştü, lakin çürümemiş çok güzel kokuyordu. Bakmak ve görmek derim ya her vesileyle, tam da 9 günlük Kurban Bayramı tatili öncesi diyeceğini dedi bize, bu çürük elma! Soyunu beğenmeyip dalından kökünden kopan ölür,  çürür! Hülasa dostlar, dokuz günlük bayram tatili planı yapmadan önce, atamızın yattığı diyarları, oralarda bizi bekleyenleri bir düşünsek mi acaba? 

Hiç olmazsa, bayram namazını o topraklarda kılsak da, çocuklarımız Ramadan dayılarının ellerini öpseler, dedelerinin hikayelerini dinleseler! 

Köksüzleşmek  ölmektir, çürümektir! 

Bayramlar da, bir nevi köklerimizi sulamaktır! 

Hadi bu bayram da köklerimizi sulayalım!