YAZARLAR

Mehmed ağabey duydun mu Memet ölmüş! 

“Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. 

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.” 

Ne zaman Nazım’ın bu şiirini okusam, her ne kadar birbirlerine zıtlıklarıyla tanımış olsak da,  çağdaşı, mektep arkadaşı Necip Fazıl Kısakürek ile Nazım Hikmet'in duygu dünyaları itibarıyla birbirlerine çok benzediklerini düşünürüm.  

Şu andan itibaren peşinen söyleyeyim ki, hayatında her ikisinin kitaplarını okumamış, çağdaşlıkları itibarıyla her ikisinin ortak noktasını bilmeyen, sadece onların acılarının demlediği mısraları, sıktıkları yumrukların naralarını satarak kulelerde, makamlarda oturanlardan bir anlayış, insana dair bir hissediş beklemiyorum! Her ikisinin de ”insan” olduklarını unutup, kendi tariflerini ve o tarifler nispetinde tezgahlarında satanlar da hiçbir zaman,  insanca hisseden bir yürek göremedim! O yüzden de ne Necip Fazıl Kısakürek’i parayı mabut, bankayı mabet gözüyle görenler gibi, ne de Nazım Hikmet’i, şiirlerini, oyunlarını işçinin alın teriyle karıştırıp ihanet silahlarına fişek yapanlar gibi tanımadım, anlatmadım, anlatmayacağım da! 

Benim tanıdığım Nazım,  Komünist Parti kongresinde her millet kendi dilinde konuşma yaparken, Rusça konuşma yapan Türk vekilini, hem de dünyanın görüp göreceği en büyük zalimlerden biri olan Stalin’in olduğu ortamda, kürsüden indirebilen aslan yürekli bir adamdır! Yukarıda arz ettiğim Nazım’ın şiirinin bir kıtası, Necip Fazıl Kısakürek’in “Sakarya Türküsü” şiirindeki, “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” mısraının tasviri değil de nedir? Ötekileştirilmenin, itibarsızlaştırılmanın, sahipsizliğin resmi! 

Nazım bu şiirden sonra 1951 yılında, arkasında birkaç aylık evladını bırakarak, “Kuvayı Milliye Destanı” nı  yazdığı vatanını terk ediyor! 

Nedeni, öldürülme  korkusu! Evet, gayet insani insana dair bir korku, sakın ha sakın bu korkuyu başka korkularla karıştırmayın! O öldürülme korkusuyla vatanını terk eden Nazım, milli hassasiyetlerinden dolayı dünyanın görüp göreceği en büyük zalimlerinden biri olan Stalin’e de eyvallah etmemiş, Rusya’yı terk etmiştir! 

“Karşı yaka memleket, 

Sesleniyorum Varna’dan, 

İşitiyor musun? 

Memet! Memet!” 

Bakar mısınız, ardında bıraktığı evlada yapılan seslenişe? 

Aynı şekilde Necip Fazıl Kısakürek’in “Zindandan Mehmed’e” şiirindeki duyguyu da düşünün… 

Daha sonrasında, “Beni kundakta  bırakıp giden babama gidiyorum” diyerek anası Münevver Andaç’ın kucağında babasına gidiyor Memet! 

Kimi, “babasından nefret etti” dedi, kimi de sırf pazarladıkları Nazım zarar görmesin diye, itiraz etti bu iddiaya! İddia diyorum, çünkü  bir baba ile evladın gerçek duygusunu kelimeler anlatamaz! Memet her ne kadar röportaj verdiği Sayın Halil Çapın’a sitem hatta kin dolu kelimeler söylemiş olsa da, Çapın o esnada Memet’in gözlerinin fotoğrafını çekmiş olsaydı keşke! 

Nazım derdi ya, “Aslolan yürektir”! 

Bendeniz, Üstad’ın oğlu Sayın Mehmed Kısakürek‘i tanıdım. Hem de Büyük Doğu’da her bir köşesi babası kokan odasında! 

Her bir cümlesinde, “Üstad” diyerek bahsettiği babasını anlatırken, dilindeki  kelimeleri değil gözlerinin içindekileri duymuştum! 

Duydum ki, Nazım’ın Memet ölmüş! 

Allah taksiratını affetsin inşallah! 

Allah Üstad’ın Mehmed’ine de sağlık, afiyet nasip etsin! Ben bu hikayede hep neyi merak ettim biliyor musunuz? Mehmed ile Memet hiç karşılaştılar mı? Tanışıp sohbet ettiler mi? Eğer tanışıp sohbet ettilerse, ne konuştular, ya da tanışıp konuşsalardı acaba ne konuşurlardı? 

Ben eminim ki, hiç gündeme gelmeyen ya da en son gelen şey babalarından kalan telifler olurdu!