YAZARLAR

Ihlamurlar çiçek döküyor, Karakoçlar ölüyor!

Kendimi bildim bileli, “Dünya yuvarlak mı düz mü?”, “Dünya yumurtaya mı benzer portakala mı?”, “Dünya öküzün boynuzunda mı?” tartışmaları sürüp gitmekte! 

Bütün bu karmaşıklığın içerisinde debelenense insan! 

Diğer canlılardan akıl farkıyla yaratılmış olan insan! 

Ondandır ki, bütün dinler insanı muhatap almış, hatta İslam dininin kitabı Kur'an-ı Kerim, muhatabı insana, “Akletmek” fiiliyle hitap etmekte! 

Nitekim birileri, dünyanın bu karmaşık, tarifi üzerinde  ittifak edilemeyen halinin içerisinde aklederek dünyanın gidişatını menfi ya da müspet ölçüde çizmeye muvaffak olmuşlar, oluyorlar, olacaklar da! Gidişatın müspet veya menfiliğini anlamamız için artık akla bile gerek kalmıyor, çünkü  gelinen neticeyi beş duyumuz topluyor ve ruhumuz bunu ya haz olarak hissediyor ya da acıların içerisinde kıvranıyoruz! 

Bakar mısınız, bugün dünyanın gidişatını çizmekte kendini muktedir gören ABD, bundan tam 151 yıl önce başlıyor işe, 18 Ekim 1867’de Ruslardan Alaska’yı 7.5 milyon dolara satın alıyor! Devamında da dünyanın bir ucundan Rusya tutuyor diğer ucundan da kendisi, gerdikçe geriyorlar dünyayı! Yırtıldıkça yırtılıyor coğrafyalar, adeta dağlar dümdüz oluyor! Bu gerilmede sadece İkinci Dünya Savaşı'nda, on milyonlarca insan düşüyor açılan yarıklardan, kaynayan magma kazanlarına! 

Birdenbire NATO diye tarifini hala yapamadığımız, ne menem şey olduğunu bilemediğimiz bir şeyle ABD’nin avucunda buluyoruz kendimizi! 

Ne zaman başı sıkışsa imdadına koşuyoruz, Kore’de olduğu gibi, lakin ne zaman ipin karşı ucundaki Rus’un eline bizim kardaşlarımız düşse, ne hikmetse NATO  denen şey kala kalıyor kılını bile kıpırdatmıyor! 

18 Ekim 1991’de, Rus’un sıktığı yumruğun içinden, tankların paletleri altından sıyrılan can kardaşımız Azerbaycan Cumhuriyeti, işgal altından kurtulup ikinci kez bağımsız oluyor! 

ABD ne mi yapıyor, hemen Ermenistan’ı karşı tarafı çeken Rusya ile, Karabağ’a sokuyor! 

2000’li yıllarda germekten yorulunca, bu sefer alıyorlar ellerine sopayı bizim mahalleyi karıştırıp bir birine düşürüyorlar, hatta evimizin içinde kardeşi kardeşe düşürüp zaman zaman da kavgayı ayırma bahanesiyle birinin elini tutup öbürüne dövdürüyorlar, yetmiyor öldürtüyorlar! 

Bakar mısınız son tezgaha, bize cesedini arattıkları gazeteciye ABD’deki Suudi Konsolosluğu işlem yapmıyor, bize Türkiye’deki Suudi Konsolosluğu'na yönlendiriyor! Diğer taraftan da takip ettiği gazetecinin ne zaman hangi saatte bizde olacağını Suudi tarafına bildiriyor, tesadüfe bakın ki aynı anda  Suudi Arabistan’dan içinde adli tıp uzmanı bulunan  -yani bir insan iz bırakılmadan nasıl halledilir en iyi bilen kişiyle- bir ekip yola çıkıyor! 

Biz durumu açığa çıkaralım, Suudi Konsolosun konutunda arama yapalım derken , Suudi Konsolos tam da ABD Dışişleri Bakanı Suudi Arabistan’dayken(!) uçağa binip gidiyor! 

Bir dakika! 

Bütün bunlar olurken Rusya ne yapıyor? 

Sahi Rusya’dan neden çıt çıkmıyor? 

Sizce bu normal mi? 

Sizi bilmem, ama ben bu gibi durumlarda lambada alevi üşüten adamlara sığınırdım, artık o yok! Onun yokluğunda çiçek açan ıhlamur ağaçlarına koşardım! 

“Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden 

Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben 

Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden  

Gemileri yaksalar da geleceğim sana  

On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana  

-Ihlamur çiçek açtığı zaman.” 

Artık ıhlamur ağacı bahçıvanı Beyaz Kartal  Bahaddin Karakoç da yok! 

Bir Karakoç’u bir başka Karakoç’un yanına uğurladık! 

Bütün bu tarifsizlikler, kavgalar, kayıpların ortasında, ıhlamurlar çiçek döküp , Karakoçlar da ölmüyor mu, işte o zaman insanın gardı hepten düşüyor!