yazarresmi
Kayahan Uygur

kayahan.uygur@turkmedya.com.tr

12 Eylül 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Darbelere karşıyız demekle olmaz ki! 

Her gün önünden geçtiğim İstanbul Toptancılar Çarşısı’nda (İSTOÇ) 15 Temmuz’dan hemen sonra asılan bir pankart dikkat çekiciydi: “Her türlü darbeye karşıyız”. Ne amaçlıyorlardı, gerçek niyetleri neydi tabii bilinmez ama okuyanda yarattığı izlenim şuydu: “Bu darbe eskileri kadar kötü olmasa da sonuçta bir darbe olduğu için bu darbeye de karşıyız.” 

Darbenin dış odağı 

Hâlbuki FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi bugüne kadarki başarılı veya başarısız darbe girişimlerinin en acımasızı, en zalimi ve en alçakçasıydı. Esasen Türkiye’de gelmiş geçmiş tüm darbelerin ortak özelliği Türkiye’nin bağımsızlığına kast eden küresel güçler tarafından tezgâhlanmış olmalarıydı. Ama FETÖ darbesi ABD’nin doğrudan katılımı hakkında belirtilerin çok kuvvetle ortaya çıkmış olması bir yana,  sadece elebaşının ABD’de yaşaması nedeniyle de diğer darbelerden çok büyük farklılık gösteriyordu. 

İlk kez FETÖ darbesinde askerler halka ve meclise ateş açtılar. İlk kez büyük kentler üzerine F 16’lar uçtu, polise, MİT’e helikopterlerden kurşun yağdırıldı, tanklar insanların üzerine sürüldü. Olay iktidarı demokratik yollardan ele geçiremeyen bir iç siyasal gücün anayasa dışı yollara başvurmasından ibaret değildi. 15 Temmuz öyle “biz her türlü darbelere karşısıyız” söylemiyle geçiştirilemez. 

100 yılın olayı 

Şunu açık olarak söyleyelim 15 Temmuz Türkiye’nin son 100 yıldır yaşadığı en büyük olaydır. Kurtuluş Savaşı’ndan önce bile bu kadar acil ve korkunç bir tehlike yaşanmamıştır. 15 Temmuz başarılı olsaydı Türkiye diye bağımsız bir ülke kalmayacağı gibi, sadece siyasal ve etnik kimliğimiz değil, toplumun dini değerleri de tam anlamıyla ortadan kalkacaktı. Medyada ve siyasette bazı çevrelerin farkına varmadıkları gerçek bu “yok oluş” riskidir. 

Darbe girişimi sonuca ulaşsaydı Türk milleti yok olacak, bugün FETÖ dininden ne idüğü belirsiz bir güruha dönüşecek, Okyanus ötesi güçlerin emrinde hazır asker olacaktık. Zaten 2’inci Dünya Savaşı sonrasından beri Türkiye için hazırlanan plan buydu. 

Türkiye’nin yok edilmesi 

1960’lardan sonra sahneye konulan CIA’nın “Yeşil Kuşak” projesinin amaçlarından biri Ortadoğu’da Amerika’nın önünde engel olabilecek Türkiye gibi siyasal ve tarihsel bir varlığın ortadan kaldırılmasıydı. Bugün 37’inci yılında olduğumuz 12 Eylül darbesi bu süreçte dönüm noktalarından birisiydi. 

12 Eylül, birkaç sözcükle özetlemek gerekirse Türkiye’nin milli ve yerli değerlerini ortadan kaldırmak için yapılmıştır. Milli ekonomi yerine liberal küreselci ekonomi, milli siyaset yerine yüzde yüz NATO’culuk, ahlak ve kültür yerine “köşe dönmecilik”, devlet yerine sivil mafya, bankerler ve çete toplumu, dini değerler ve tarihsel gelenekler yerine de FETÖ hurafeciliği ve katalog ahlakı.    

İki asıl tehdit 

Türkiye, tarihinde her zaman iki büyük tehdit yaşanmıştır. Birincisi din istismarı, diğeri bölücülük. 12 Eylül rejimi Türkiye’nin bekası için tehlike oluşturan her iki riski de azami düzeye çıkarmıştır. 

Operasyon medyası her zamanki CIA/FETÖ taktikleri gereğince 12 Eylül sonrası dönemi “Türk-İslam sentezi” denemesi olarak açıklar. Tam tersine o dönem bir PKK-FETÖ sentezi dönemiydi. PKK militanları 12 Eylül şartlarında askeri yetkililer tarafından düzenli biçimde Suriye’ye yollanarak bir gerilla örgütlenmesi bizzat Kenan Evren’in adamları tarafından sağlanmıştır. Aynı şekilde, yine 12 Eylül cuntasının emriyle polise, yargıya ve silahlı kuvvetlere FETÖ’cülerin yerleştirilmesi süreci başlatılmıştır.       

1979-80 kilit yıllar 

FETÖ’nün bir cemaat olarak açıkça su yüzüne çıkışı 1979 yılında yayınlanmaya başlayan Sızıntı adlı dergiyle olmuştur.  Asıl faaliyeti devlete sızma olan terör örgütünün bu ilk legal yayını kapağına koyduğu dış istihbarat bağlantılı “ağlayan çocuk” fotoğrafıyla kısa bir sürede Türkiye’ye yayılmış ve maalesef eski Nurcu akımın yüzde 80’inden fazlasını daha o dönemde ele geçirivermiştir. 

Aynı yıl ABD Afganistan-Pakistan sınırında El Kaide terör örgütünü kurmuştur. O dönemlerde Batı hükümetleri ve medyasının büyük övgüsünü toplayan bu örgüt daha sonraları tüm dünyanın başına bela olan ve bir saptırma sonucu adına “İslami terör” denilen İslam’ın terörle anılmasının başlangıcıdır. 

İran’da Batılı istihbarat servislerinin desteğiyle Humeyni iktidara getirilmiştir. Eskiden var olmayıp o dönemde yürürlüğe konulan “velayet-i Faki” doktriniyle, bir mezhep çatışmasının ilk tohumları atılmıştır. 

Terör ve şiddet tohumları 

ABD, Fransa, Suudi ve Mısır istihbarat örgütlerinin katıldığı “Safari Club” adlı gizli terör koordinasyon örgütü aynı yıl oluşturulmuştur. Bu örgüt 1990’lara kadar İslam dünyasında birçok terör yapılanmasının temelini atmıştır. 

İşin ilginç tarafı, Türkiye’deki 12 Eylül darbesinden 10 gün sonra Irak İran’a saldırmıştır. Bugün bölgemizdeki ülkelerin tamamı gerçekleşmiş veya tehdit halindeki terör, iç savaş ve bölünme riskleriyle karşılaşıyorsa bunun temelleri 12 Eylül 1980 döneminde atılmıştır. 

Bağımsızlık savaşı 

Hal böyleyken, 15 Temmuz’u “tüm darbelere” karşıyız diye geçiştirmek, darbe konusunu sadece parlamentarizm ya da demokrasi tahterevallisinde bir aksama olarak göstermek gerçekleri örtbas etmektir. Darbelerin tümüne karşıyız tabii ama bu tavrı Türkiye’nin bağımsızlığını ve demokrasisini korumak için, vatan için aldığımız unutulmamalıdır. 

 

Kayahan Uygur Diğer Yazıları