yazarresmi
Kayahan Uygur

kayahan.uygur@turkmedya.com.tr

21 Mart 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Ekonomik vatanseverlik 

Ekonomik vatanseverlik olmaksızın millilik ve yerlilik tabii ki hamasetten ibaret kalacaktır. Küreselciliğin çöktüğü günümüzde bu kavramı daha iyi anlamalıyız. 

Son yıllarda özellikle Batı ülkeleri halklarının küreselciliğe gösterdiği tepki sonucu İngiltere’de Brexit’le ve ABD’de Trump’ın seçilmesiyle adına ekonomik milliyetçilik de diyebileceğimiz korumacılık akımı güç kazandı. Sistem aynı kaldıkça halkın yaşamını ilgilendiren sorunlar özde değişmemiş olsa da, sadece zaman kazanılsa da bu eğilim politik bakımdan çok önemlidir.  

Kapitalizmin krizi 

Küreselci olsun, korumacı olsun kapitalist ekonomik sistem kendi iç sorunları yüzünden sonsuza değin devam edemez ve kendini çökertir. Bunun iki temel nedeninden birincisi doğal kaynakların ve insan kapasitesinin sınırlı olmasıdır. İkincisi ise dönemsel ve yapısal olarak ortaya çıkan krizlerin aşılamaz hale gelmesidir. 

Batı dünyasında en ileri örnekleri görülen kapitalist sistem çevreyi kirletiyor, enerji olanaklarını bitiriyor, atmosferi ortadan kaldırıyor, küresel ısınma gibi sonuçlar yaratarak dünyamızı insanlar için yaşanmaz hale getiriyor. 

Batı’nın sonu 

Sistemin alt yapısı bu tür sorunlara yol açarken üst yapı da insani değerleri yok ediyor, çeşitli bağımlılıklar ve ruhsal sorunlarla boğuşan nesiller ortaya çıkarıyor. Sosyal bir varlık olan ve asgari bir dayanışma olmaksızın yaşayamayan insan nüfusu gelişmiş ülkelerde tükeniyor, emeklilik paraları ve yaşlıların masrafları ödenemez hale geliyor. 

Pratik olarak daha da önemlisi sistemde gerçekten değer üreten canlı emeğin yani filli insan çalışmasının giderek ortadan kalkmasıdır. Otomatikleşme (ölü emek) rekabetin bir gereği olarak sürekli kendini dayatmaktadır. Ancak azami kâr yani daha fazla artı değer aranırken canlı emeğin ortadan kalkışıyla değerin kendisi kaybolmaktadır. İşte bunun için büyüme rakamları yerlerde sürünmekte, faiz oranları yüzde 2’nin altında seyretmektedir. 

Demokratik ekonomi 

Demokratik hassasiyetlere uymak zorundaki siyasiler isteseler de istemeseler de iç pazarlarını koruyacak, iş alanları açacak imalat sanayini destekleyecek önlemler alacaklardır. Trump yönetimindeki ABD bu çelişkili durumun çok güzel bir örneğidir. Politikada bu önlemlerin uzun vadede faydasız olduğu, gelecekte daha da önem kazanacak bilişim, biyoteknoloji, nanoteknoloji gibi sektörlerin ihmal edilebileceği gibi kaygıların bir önemi yoktur. Çünkü toplumun demokrasi ve refah talebi sermayenin sürekli büyüme tutkusunun önündedir. 

Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldığı 2001’den beri ABD Kongresi raporlarının hemen hepsinde bu ülkenin kurallar ve uygulamalar bakımından şeffaf olmadığı tekrarlanır ve haksız rekabetten şikâyet edilir.  Ancak bilişim devrimi sonucu küresel hale gelen üretim sürecinde birçok parçalar Çin’de üretildiği için büyük firmaların lobisi sonucu Çin’e karşı önlem alınamamıştır. 

Geçim sorunu 

Ancak milyonlarca kişi işini kaybedince ve halkta bir isyan başlayınca bugünkü koşullar politikacılar için de çok değişik bir hale gelmiştir. Artık herkes örneğin ihracatı arttırmak için suni olarak düşük tutulan Çin parası Yuan’ın yüzde 20 daha değerlenmesi gerektiğini söylüyor. Aksi halde gümrük vergileri hemen yürürlüğe konacaktır ve her iki halde de durum dünya ticaretinde dalgalanmalara yol açacaktır. 

Ayrıca dünyada çakma ve kaçak üretilen malların yüzde 90’ının Çin’den gelmesi de Amerikalı üreticileri ciddi biçimde rahatsız etmektedir. Her ne kadar tüketiciler ucuz mal almaktan mutlu olsalar da insanlara işlerini kaybetmek daha da önemli gelmektedir. 

Uykudan uyansınlar 

ABD ekonomisinin şikâyetleri sadece Çin’le ilgili değildir. ABD’nin pazarının kapılarını ardına kadar açtığı müttefikleri de çeşitli bürokratik yollarla ABD ürünlerine engeller getirmektedir. ABD, şimdilik başta Çin ve Meksika olmak üzere kendi ekonomisi için hedef seçtiği ülkelere karşı önlemler almaya hazırlanmaktadır. Trump’ın bu politikası özellikle Çin mallarından ve iş yerlerinin Çin’e taşınmasından rahatsız olan Avrupa orta ve alt sınıflarının da hayranlığını kazanmıştır. 

Küreselleşme ile gözleri kamaşmış olan elit kesimler halkın sert uyarısıyla kendilerine gelmekteler. Kapitalizmin genel ilkeleri üzerine kitaplardan okuduklarını seçmenlere tekrarlayan politikacılar artık gözden düşüyorlar. Bu gelişmeler son 35 yılda çoğu zaman gözü kapalı liberal politikalar izleyip ülkemizi yabancı mallar çöplüğü haline getiren ve geri bıraktıran sözde uzmanları da uykularından uyandırmalıdır. Zaten küreselciliğin dünya merkezleri ekonomik politikalarını değiştirirken hâlâ Reagan-Thatcher devrinden kalma kokmuş liberal reçeteleri uygulamanın sonu ancak çöküş ve iflas olabilir.   

Hazır mıyız? 

Ancak Türkiye’nin 16 Nisan sonrası ekonomik politikalarını hazırlamaktan daha da acil olan iki konu var. Bu konular ABD ve Avrupa Birliği’ndeki umulmadık gelişmelerle ilgilidir. 

Trump çok kısa bir süre içinde Çin’e ve Avrupa Birliği’ne yönelik bazı ekonomik kararlar alabilir. Bunların ülkemiz üzerinde de çok yönlü etkileri bulunabilir. Bunlara hazır mıyız? 

Avrupa, her ne kadar açık konuşmasa da Türkiye’ye karşı olan düşmanlığını bazı ekonomik önlemler almaya kadar da götürebilir. Geri kabul anlaşmasını yürürlükten kaldırmak buna karşı verebileceğimiz bir cevap olabilir ancak bu politik karşılık, doğacak ekonomik hasarı ortadan kaldırmaz. Hazırlıklı olmalı ve özellikle Gümrük Birliği’ni gözden geçirebileceğimizi vurgulamalıyız. 

Dünya medyasında cesur bir ses: GÜNEŞ 

Geçtiğimiz hafta Almanya’dan İngiltere’ye, Hindistan’dan, İsrail’e, Hollanda’dan Rusya’ya dünya medyasının gündeminde gazetemiz GÜNEŞ vardı. GÜNEŞ Türk milletinin sesi oldu. Merkel’in Doğu’ya ilerleme politikasının, 1933-1945 arası dönemdeki “Lebensraum”dan farklı olmadığını cesurca haykırdı. Bazıları gazetemizin Merkel-Hitler benzetmesinden rahatsız olmuşa benzer. Onlar önce Almanya Türklerinin ülkelerindeki referandum hakkında fikir beyan etme hakkını savunup daha sonra konuşmalılar. Hitler de “işe” tek yanlı propagandayla başlamıştı.