yazarresmi
Kayahan Uygur

kayahan.uygur@turkmedya.com.tr

20 Nisan 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Partikrasi geride kaldı yaşasın demokrasi 

Türkiye’de bazı siyaset uzmanları yönetim sisteminin değiştiğinden habersizler galiba. Hâlâ gelişmelere parti mantığıyla bakıyorlar. Buradaki yanlışlığı anlamak için öncelikle hepimizin alıştığı “partiler sistemine”, Batı kavramıyla partikrasi ya da partitokrasiye bir bakalım. 

Partikrasi nedir? 

İktidarın esas olarak partiler tarafından ele geçirilmiş olduğu hükümet biçimine partikrasi denir. Dünyadaki parlamenter sistemlerin çoğu aslında partikrasiye dönüşmüştür. Türkiye’de 1960 darbe anayasasından itibaren yaşanan da budur. 

Aslında gerçek demokratik ilkelere aykırı olan partikrasi sistemi halk arasında “çirkin politikacı” veya “zübük” imajıyla tanınır. Lobiciler, ihale mafyaları, bankaların faiz kulisleri, bakanlıklarda, genel müdürlüklerde kurulmuş derebeylikler, belediyelerdeki parti çiftlikleri, milyarder olmuş il başkanları bunlar hep partikrasinin bilinen gerçekleridir. Türkiye’de hiçbir parti kendini bundan arındırmayı başaramamıştır. İşte Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişimizin en önemli nedenlerinden biri de bu çürümedir. 

Türkiye’de partikrasi 

Türkiye’de partikrasiden nemalananlar, değişik partilere yerleşmiş, oralardan aldıkları güçle devlete ve belediyelere çöreklenmiştir. FETÖ’nün paralel devlet yapılanması bürokratik oligarşinin ta kendisi olmuştur. Küçük bir kısım unsurlar FETÖ ile ilişkileri saptanarak tasfiye edilmişlerse de hâlâ güçlüdürler. Zaten bunların ille de FETÖ ile örgütsel bağlantı içinde olmaları gerekmez, çünkü kafa aynı kafadır. Uğraşı alanları devlet, millet, vatan, bayrak değil görünüşte ibadet, marifette ticaret, hakikatte ihanettir. 

Türkiye’de bürokratik oligarşi, faizci kapitalist sistem yanlısı ve Batı değerlerine bağlıdır. Bunlar içinde yapılandıkları partinin iktidardan gitmesini katiyen istememekle beraber, kendi yetkilerini ortadan kaldıracak bir yönetim şekli değişikliğine de tabii karşıdırlar. 16 Nisan’da “gizli Hayırcı” arayanlar işte bu kesime ve onların politik temsilcilerine bakmalıdır. Bu konu sadece kişisel ya da politik değil tam anlamıyla sosyolojiyle ilişkilidir.  

Fransa örneği 

Avrupa siyasal tarihinde partikrasiye en iyi örnek Fransa’nın 1946-1958 dönemidir. O dönemde bitmek tükenmek bitmeyen krizler, koalisyonlar, skandallar ve etkisiz yönetim sonucu Fransa 12 yılını heba etmiş ve lider rolünü yitirmiştir. Sonunda İkinci Dünya Savaşı kahramanı General De Gaulle ülkeyi kurtarmak için siyasete girmeye davet edilmiş ve başkanlık sistemine geçilmiştir. 

Daha önce başbakanlık yaparken ülkedeki yönetim sistemini protesto için istifa eden De Gaulle 1946’daki konuşmada parlamenter sistemi “partiler rejimi” olarak tarif etmiş ve siyaset bilimi literatürüne yerleştirmişti. Muhafazakârlığın en önemli isimlerinden olan De Gaulle hayalindeki sistemi şöyle özetlemişti: Yürütmenin başının halk tarafından seçilmesi, başkanlık sistemi ve gerektiği an referandum. O dönemde sol kesim bunu “dikta” olarak nitelemişti ama Fransa 50 yıldan fazla bir süredir başkanlıkla yönetiliyor ve sol dâhil hiç kimse onu değiştirmeyi düşünmüyor. 

Fransa’da partikrasinin ortadan kaldırılması demokrasinin güçlenmesine yaramış ve ülke bu sayede kalkınmıştır. Bu açıdan şu gelişmeler dikkat çekicidir: Zıt görüşlerin koalisyonu ortadan kalkmıştır, önemli konular halkoyuna sunulmuştur, yeni partilerin ortaya çıkmasını engelleyen kemikleşmiş sistem sarsılmıştır, aynı partinin hem yasamada hem de yürütmede tekel oluşturması engellenmiştir. 

Parti hemen seçim için kuruluyor 

Yine Fransa’dan bir örnek verecek olursak bu ülkenin sağ kesimindeki siyasete bakabiliriz. Merkez Sağı birleştiren ve 2015’de “Cumhuriyetçiler” adını alan parti 2002 yılında sırf o yıl yapılan Başkanlık seçimleri için kurulmuş, hatta “Başkanlık Çoğunluğu için Birlik” ismiyle amacını açıkça ilan etmekten çekinmemiştir. 

Fransa’da Başkanlık Sistemi nedeniyle siyasal partiler esnek yapıda, çeşitli görüşleri birleştiren özelliktedir. Bunun sebebi yürütme gücü ile yasamanın ayrılması ve her gücün kendi alanlarıyla uğraşıp diğerine müdahil olmamaya çalışmasıdır. Fransa’da Başkanlık Sistemi’yle sadece sağın değil solun da yapısı değişmiştir. Örneğin önümüzdeki Pazar günü yapılacak olan Başkanlık Seçimleri ilk turu için tarihsel bir örgüt olan Sosyalist Parti ön seçim yapıp bir aday belirlemiştir: Benoit Hamon. Ama sosyalistlerin ezici çoğunluğu onu değil dışardan, radikal bir solcu olan Jean-Luc Mélenchon’u, bir kısmı da liberal Emmanuel Macron’u destekliyorlar. 

Partinin anahtarı adaya 

Sosyalist Parti’de daha da ilginç olan gelişme şu olmuştur: Ön seçimde Başkan adayı seçilen Benoit Hamon aslında şu andaki Başkan François Hollande’ın tercihi değildi. Sosyalist Parti ileri gelenleri aslında Başbakan Valls’ın aday olmasını istiyorlardı ama Hamon aday olarak belirlenince Partinin anahtarlarını, yani yönetimi de ona devretmekte hiç tereddüt etmediler. Buradan ne anlıyoruz? Bu sistemde önemli olan Başkanlık’tır, parti bir araçtır, Parti bürokrasisinin Parlamenter sistemde olduğu gibi bir ağırlığı yoktur. 

Fransa’ya benzer bir durumu ABD’de de gözledik. Kasım ayında Başkan seçilen Donald Trump kampanyada Cumhuriyetçi Parti’den hemen hiç destek almadı, kendi partisinin yönetimi de ona açıkça karşıydı, ama kazanmasını bildi. 

Lider devri 

Türk siyasetini ve medyasını izlerken hâlâ “parti mantığının” devam ettiğini görüyoruz, ama 16 Nisan’dan sonra gerçekte partiler devri bitmiş, halk tarafından desteklenen liderler devri başlamıştır. Zaten referandum sonucu da Erdoğan liderliğinin bir zaferidir. 

 

Kayahan Uygur Diğer Yazıları