yazarresmi
Mustafa Yılmaz

mustafa35yilmaz35@gmail.com

23 Eylül 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Sanat ve Eğitim 

Sonbaharın gelmesi ile birlikte okullar da açıldı ve yeni bir eğitim öğretim yılı daha başladı. Hemen hemen her yıl tekrarlanan eğitim sistemine ilişkin farklı görüşler bu yıl da gündemdeki yerini korudu. Bu tartışmaların her birinin daha iyiye ve daha güzele ulaşmamızı sağlamasını dileyerek biz sanat alanındaki eğitim anlayışına şöyle bir göz atalım. 

“Alaylı mısın yoksa mektepli mi ?” Bu sorunun en çok sorulduğu alan tartışmasız sanat camiasıdır. Tek başına tualin başına geçen ressamdan, yüzlerce kişinin birlikte ürettiği sinemaya kadar sanat alanda hemen hemen herkes bu soru ile karşılaşmıştır. 

Hiç şüphe yok ki bilim alandaki eğitim kadar sanat alanında da eğitim gereklidir. Yalnız, sanat alanındaki eğitimin yöntemi bilim alandaki eğitim yönteminden farklı olmalıdır. Bir öğreticinin anlattığı ve öğrencilerin dinlediği konferans tipi eğitim sistemi, bilim alanındaki eğitimler de dahi terkedilmeye başlanmıştır ki, bu tip eğitim zaten sanatın doğasına aykırıdır. 

Sanatçı, sanat eserini ürettiği ürün faydalı olsun diye değil, güzellik ve estetik kaygılar güderek üreten kişidir. Şöyle ki, bir ağacı işleyip ondan sandalye üretip kullanımına sunan marangoz ile aynı ağaçtan bir heykel üreten heykeltraşın ayrımı bu noktadadır. O halde sanatçıları diğer meslek gruplarından ayıran en önemli nokta; üretirken öncelikli kaygılarının güzellik ve estetik olmasıdır. 

Daha iyi bir dünyaya ulaşma yolunda bu iki kavramı temel alabilmek için de tüm çevreyi zıtlıkları ile algılayabilen, neden sonuç ilişkisi kurabilen ve dünyaya eleştirel bakan bir yapıya sahip olmak gerekiyor. 

İşte sanat eğitimi bu özellikleri besleyici ve ön plana çıkarıcı bir misyonda olmalı. İlk olarak eğitimciler öğrencilerine öğrenmeyi sevdirmeli. Kendi bilgilerini öğrencilere aktarıp o bilgilerden öğrencinin alabildiği kadarı ile onları sınırlandırmak yerine, bilgiye nasıl ulaşacaklarını göstermeli ve en önemlisi bakış açılarını geliştirerek farklı bakabilmeyi öğretebilmeli. Yoksa bugüne kadar edinilmiş bilgileri aktarıp bunu da sınıf geçme ve not sistemine endeksleyip yaptığımız başarı değerlendirmesi, birbirinin benzeri bireyler ve üretimler ortaya çıkarır ki bu da sanatının misyonun dışında bir durum. Ülkemizde sanat alanındaki eğitim veren ilk kurum 1914 yılında  Darülbedayi olarak kurulmuş ve başına geçirilmek üzere Paris`teki Odeon Tiyatrosu müdürü  Andre Antoine İstanbul`a çağrılmıştı, 1. Dünya Savaşı'nın çıkması ile Andre Antoine Fransa’ya geri dönmüştü. Sonrasında  Alman, Macar sanatçıların önderliğinde ülkemizde konservatuvar eğitimi şekillendi ve bugüne kadar devam etti. 

Batı anlayışı temelli kurulan bu sistem, zaman içerisinde yaşadığımız toprakların ve kendi tarihimizin dışında birikimleri olan sanat insanlarının sayısını arttırdı. 1914 yılına kadar süregelen usta-çırak  ilişkisi içerisinde gelenekler göre yetişenlerin, çağın yenilikleri karşısında yetersiz kaldıkları düşüncesi ile  sayıları git gide azaldı. Bugün birkaç kişi ve kurumun dışında geleneklerimize dair bu sistemi devam ettiren kimse kalmadı. “Batılı anlayışta” sanat eğitimi veren kuruluşların ismi de tesadüfümdür bilinmez ama “konservatuvar”. Batıda; tutucu, var olanı muhafaza etmeyi tercih eden, yeniliklere  kapalı birbirinin benzeri insanlara verilen isimlerden biridir “konservatif insan.”  Sanat ve sanatçı kavramaları açısından düşünüldüğünde eğitim veren kurumların adı dahi ilginç bir tezat oluşturmakta. 

Gelelim sanat camiasında sıkça duyduğumuz soruya “Alaylı mısın mektepli mi?” Aslında sorunun sebebi kişinin, işinin ehli mi, kendisini yetiştirmiş  mi, üretimlerinin sanat eseri mi olduğu değil, nereye ait olduğuna ilişkin. Bütün bunlara genel olarak baktığımızda, ülkemizdeki başarılı sanatçıların, sanat eğitimini aldıktan sonra aldıkları eğitimi bu torakların değerleri ile harmanladıkları görülüyor ki;  bu da sanat alanındaki eğitim sistemimize hangi noktadan bakmamız gerektiğini ortaya koyuyor. 

Mustafa Yılmaz Diğer Yazıları